İlk yazıyı ne üzerine yazayım diye düşünürken aklıma çok eskilerden birinin bana Haki aşk var aşk demesi geldi.
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
Mesela bu şiiri ilk kez aşk acısı çektiğim zaman öğrenmiştim Adnan Yücel ile de ilk kez o zaman tanışmıştım. Daha sonra yollarımız Grup Ekin’in direnç çiçeği şarkısında tekrar kesişti. Aşk üzerine çok okudum . Ayrıca kadın erkek ilişkilerine dair etrafımdaki insanların kafalarını çok ütüledim. Zaman zaman Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisi ile zaman zaman Schopenhauer’in Aşkın Metafizi ile zaman zaman Engels’in Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin kökeni ile zaman zaman şimdilerde çok popüler kendini psödobilim olarak da var eden evrimsel psikoloji ile ve bunun bir nesnesi olan hipergami kavramıyla hep bir şekilde açıklamaya giriştim. Ben bir şekilde yolumu bulmaya çalışırken hayat beni en sonunda yine Lacancı Marksist psikolojiye getirdi ve bunun üzerine yani lacan-freud ve marx ilişkisi nedeniyle psikiyatri ihtisası yapmaya karar verdim. Lacan’ın aşk tarifi en basitinden karşımızdaki kişiyi eskilerin tabiriyle günahı ve sevabı ile o olduğu için sevmekti yine aynı şiirde tam da Lacan’a uyan iki dize geçiyor;
sen misin seni sevdiğim o kavga
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…
Konu bir şekilde marx ve üretim ilişkilerine gelecekti aslında uzun bile sürdü burada marx’tan ziyade engels’e parantez açmak gerekir gerçi baldızı ile evlenen birisi pek ciddiye alınmaz bizim oralarda ama şöyle de bir sözü var;”öyleyse, süpürülmesi yakın görünen kapitalist üretimden sonra, cinsel ilişkilerin düzenlenme biçimi üzerine bugünden düşünülebilecek şey, özellikle olumsuz bir nitelik taşır, ve öz bakımından, ortadan kalkacak olanla yetinir. ama bu işe hangi yeni öğeler katılacak? bu, yeni bir kuşak yetişince belli olacak, yaşamlarında, bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracılığıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı, kendini gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek, ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgeçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı. işte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar, kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır, işte bu kadar.”
Engels’in bu dediklerini Lacan’ın teorisine bağladığımız zaman mutfakta yemek tarifiyle ortaya müthiş bir yemek koymuşuz gibi bir aşk elde edebiliriz. Ayrıca Erich Fromm’un Sahip olmak ya da Olmak eserinde de sevgiyi ve bir çok başka şeyi mesela öğrenmeyi veya araba almanın psikolojisini dahi diyalektiğe selam çakar gibi hem olmak hem de sahip olmak kavramları açısından ele almasını unutmadan ve sevgi üzerine yazdığı diğer bir eser olan sevme sanatını da okuyup özümseyerek yaptığımız aşk yemeğinin üzerine bir sos olarak döktükten sonra tutkuyla bir insanı sevebiliriz miyiz acaba? İşte tam orada Schopenhauer baba devreye girecek olursa;”erkeğin entelektüel fazlaları (avantajları) kadının üzerinde öyle doğrudan ve içgüdüyü etkileyecek zorlama ve güç uygulamazlar; çünkü bunlar babadan (çocuğa) geçebilecek olan özellikler değillerdir. (erkekteki) akıl kıtlığı, kavrama yetisi yetersizliği, kadınlara zarar vermez: tersine belki ağır basan zihinsel güç ya da hatta dâhi(lik), (erkekteki) bir anormallik olarak kadının üzerinde elverişsiz etki bile yapabilir. bu nedenle, sıklıkla, çirkin, budala ve kaba bir insanın (erkeğin), iyi yetişmiş, eğitimli, zihinsel yetenekli, akıllı ve sevimli bir adamı kadınlar karşısında saf dışı ettiğini görürüz. hatta zaman zaman zihinsel, entelektüel bakımından alabildiğine farklı, uyumsuz varlıklar arasında bile aşk evlilikleri yapılır. örneğin erkek, kaba, güçlü ve kifayetsiz; kadın hasas ruhlu, ince düşünen, eğitimli, iyi yetişmiş, estetik duygulu vb. olabilir; ya da hatta kadın dâhi ve bilgindir o ise bir kaz kafadır: sic visum veneri; cui placet impares formas atque animos sub juga aenea saevo mittere cum joco. (ve venüs işi şöyle görür: tam da birbirine uygun düşmeyeni, bedenen ve ruhen vurur aynı boyunduruğuna evliliğin ve güler tepine tepine buna. horatius, carmine 1, 33, 10.) bunun nedeni bu bağlamda entelektüel yanlardan çok, farklı yanların göz önünde tutulmasıdır; yani içgüdünün özelliklerinin. evlilikte hedef, entelektüel bakımdan eğlenmek değil, çocuk meydana getirmektir. bu da yüreklerin bir ittifakıdır, kafaların değil. kadınların, bir erkeğin aklına, kültürlülüğüne âşık olduklarını ileri sürmeleri, budalaca, gülünç bir iddiadır; ya da bu yozlaşmış bir varlığın fantezisinin, hayalinin ürünüdür. erkeklerin içgüdüsel aşklarını ise kadının karakter özellikleri belirlemez; bundan ötürü bu kadar çok sokrates kendi ksantiphe’sını bulmuştur; shakespeare, albrecht dürer, byron vb. buna örnek verebiliriz. ama elbette bu bağlamda anneden kalıtım yoluyla alındıkları için, entelektüel özellikler etkilidirler: ne var ki bunların etkileri, bedensel güzelliğin etkisinin kolayca altında kalabilir; çünkü bu ikincisi ötekine göre çok daha önemli, asli noktalara yönelik olarak (seçimimize) doğrudan etkir. bu etkiyi hissettikleri için ya da tecrübenin bu etki konusundaki öğrettiklerine bağlı olarak, anneler, kendi kızlarına, onları erkekler için çekici kılmak amacıyla, güzel sanatlar, diller vb. eğitimi yaptırırlar; böylece gerektiğinde kalçalara ve göğüslere yapay yollardan zekâ aracılığıyla destek vermek isterler. şunu iyice belirtelim ki, burada her bakımdan bireyi tamamen dolaysız (etkisi altına alan), asıl aşkın biricik kaynağı olan içgüdüsel cazibeden söz edilmektedir. anlayışlı, kültürlü bir kadının, bir adamda kavrama yetisine ve ruha (zekâya) değer vermesi; bir erkeğin, mantıklı düşünme sonucunda, eşinin karakterini tartıya vurup göz önüne alması, ona değer vermesi gibi durumların, burada söz konusu olan meseleyle bir alakaları bulunmamaktadır; böyle durumlar, evlilikte mantıklı bir seçimin dayanağını, açıklamasını oluştururlar; yoksa konumuz olan (içgüdünün hizmetindeki) tutkulu aşkı değil.” ulan adamın o zamanlar bunları yazması aslında mucize Darwin meşhur kitabında bile alıntı yapıyor adamdan neyse konuyu dağıtmayalım.
Aşkın bu kadar karmaşık olması aslında beni hep şaşırttı ama yaşamdan kendi yaşadıklarım ve çevremden gördüklerimle de hep kitaplardan izler buldum. İnsanoğlunun aşkı ussallaştırma girişimi ki bunu özellikle lacan ve fromm’da görüyoruz bana hep yavan geldi evet bir tarafım lacan ve fromm ne olur haklı olsun diyor ama yaşadıklarım bana hep schopenhauer’i haklı çıkarttı ki bazı zamanlar manipüle edildiğimi bildiğim halde. Buradan şu sonuca varıyoruz iki insanın sevme biçimlerinin yaşadıkları dönüşümlerden sonra benzeşmesi gerekiyor. Yoksa diğer türlü hep bir kandırmaca veya bir tarafın diğer tarafı idare ettiği bir ilişki biçimi doğuyor. Üretim ilişkilerinden bağımsız düşünemeyiz ki en eski komünal toplumlarda babanın değil annenin belli olması yine bize çift eşleşmelerindeki %20-%80 pareto kuralını vurguluyor ki ataerkilliğin doğuşu da geride kalan yüzde seksenlik kısımın üremesi içindi. İşte konuya buradan bakacak olursak herkes nasıl ki kendi sınıfını belirleyip öyle yaşıyorsa ki benim bu sene özelinde mensup olduğum sınıf prekarya sınıfıydı aşk ilişkilerinde de yine sınıfımızı belirleyip öyle yaşıyoruz en nihayetinde. Yine aynı şiirde şu dizeler var
Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…
Eğer insanca bir yaşamı ve insanı özne kılan hayatı var edemezsek; love bombing, gaslighting, ghosting gibi ve daha da fantastik kavramlarla hayatımızı daha yaşanılmaz kılacağız. O yüzden bu aralar pek gündem de olan birinin ama adını veremeyeceğim birinin sözü ile bitiriyorum sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır.


Leave a Reply